Sürdürülebilirlik çoğu zaman belirli pozisyonlarla özdeşleştiriliyor: sürdürülebilirlik uzmanı, çevre yöneticisi, ESG lideri… Oysa gerçek dönüşüm, birkaç “yeşil rol” yaratarak değil; tüm organizasyona yayılan yeni bir yetkinlik seti inşa ederek mümkün oluyor.
Bu nedenle bugün asıl konuşmamız gereken konu “yeşil işler” değil, “yeşil yetkinliklerdir.”
Yeşil yetkinlikler; yalnızca çevre bilgisi değil, aynı zamanda sistem düşüncesi, uzun vadeli etki analizi, paydaş bakış açısı, etik muhakeme ve değişimle çalışma becerisi gibi yetkinlikleri kapsar. Başka bir ifadeyle, sürdürülebilirlik belirli bir fonksiyonun işi değil, organizasyonun tamamının çalışma biçimi haline gelmelidir.
Kurumsal sürdürülebilirliği destekleyen temel yetkinlikler şu başlıklarda toplanabilir:
Bu yetkinlikler teknik rollerden bağımsızdır ve her fonksiyon için gereklidir: satın alma, üretim, finans, satış, insan kaynakları…
Bu noktada İnsan Kaynaklarının rolü kritik hale gelir. Çünkü yeşil yetkinlikler kendiliğinden oluşmaz; tasarlanır, geliştirilir ve sistematik olarak desteklenir.
İK’nın bu alandaki temel katkıları şunlardır:
Bu entegrasyon olmadan sürdürülebilirlik, ayrı bir proje olarak kalır; kurumsal DNA’ya işlemez.
Kurumların geleceğini belirleyecek olan; kaç rapor yayımladıkları değil, kaç kararlarını sürdürülebilirlik süzgecinden geçirdikleridir. Bu nedenle gerçek rekabet avantajı, sürdürülebilirliği bir fonksiyon değil, bir düşünme biçimi haline getirebilen organizasyonlarda ortaya çıkar. Geleceği yönetecek olanlar, sürdürülebilirliği bilenler değil; sürdürülebilir düşünebilenler olacaktır.